








Yurdağün Göker de Ferruh Doğan'ın çizgisinin dünya karikatüründeki yerini belirtirken , karikatür tarihi hakkında da faydalı bir sunum yaptı.





---------------------------------Benim konuşma metnim aşağıda.
DEĞERLİ KONUKLAR;
19661 yılında Söke'nin bir köyünde ilkokul öğretmenliğine atandım. Fethiye’li okul müdürüm köy enstitüsü mezunu tecrübeli bir öğretmendi. Okulumuza büyük bir çamlık kazandırmıştı. Bana hep Köy Enstitüleri nin çalışmalarını anlatırdı. Ben pek anlamazdım. O beni çok severdi. Ara sıra Söke’ye iner öğretmenler lokaline, sinemaya, bazen de kahvehanelere girerdik. Bu ziyaretlerimizde bir şey dikkatimi çekti. Ben yakışıklı görünmek için annemin yeni aldığı kravatımı düzeltip dururken o gazete bayiinden aldığı gazeteyi , özellikle gazetenin adı görünecek şekilde katlayıp ceket cebine yerleştirir ve gittiğimiz her mekanda adete görünmesini sağlardı. Adete ben kravatımla hava atarken o ceketindeki gazeteyle gösteriş yapıyordu. Ben de abartma duyusu galiba ilk defa burada gelişti. Sonra anladım ki insanlar okudukları gazete ile sınıflandırılıyormuş. O kağıt oynarken ben de cebindeki gazeteyi isteyip incelerdim. İşte o gazetede gördüğüm karikatürler birden dikkatimi çekti. “Gayet rahat çizilmiş birkaç çizgi ama her gün gazetenin birinci sayfasında. Bir karikatürün köşe yazılarından daha önemli olduğunu o sıralar anladım.” Fe” imzası vardı karikatürlerde. Resim çizmeyi seviyordum zaten. Birden karar verdim “ Ben de karikatürist olacağım” dedim. Bunu okul müdürüme aktardım, çok sevindi, bir yıl hep çalıştım. Müdürüm bana “ Sen bir gün karikatürist olup İstanbul’a gideceksin, ben de, “ Şu gazetede bir arkadaşım çalışıyor” deyip buralardan ziyaretine geleceğim dedi. Ki yıllar sonra bütün bunlar oldu. İstanbul’daki bütün usta karikatürcülere şablon mektup yazıp yolladım. Hocam Semih Balcıoğlu beni İstanbul’a davet etti. Pardon Mizah dergisinde iş buldum. Daha sonra Dünya gazetesine müracaat ettim ve Bedii Faik bey beni beğendi ve “Çık yukarıda ressam masası var orada çalışmaya başla.” Dedi. Çıktım, çok heyecanlıydım, boş masamı temizlemeye başladım, elime bir şey takıldı, orada unutulmuş bir basın kartı, baktım Ferruh Doğan yazıyor. Benden önce o masada oturan Ferruh Doğan hocammış, çok duygulandım ve ağladım. O okul müdürümün cebindeki gazetedeki karikatüristin masasındaydım. O müdürüm iki yıl sonra evime misafir geldi. Ben 20yıl o masada çalışıp emekli oldum. Daha sonra Ferruh ağabeyimle hem derneğimizde, hem karikatür müzemizde çok birlikte olduk ama ben o kahve köşesinde ona duyduğum saygıyı hep duydum, mesafemi, haddimi hep ona göre ayarladım. O kişiliğiyle, duruşuyla zaten buna layık biriydi.
Daha sonra Hürriyet gazetesinde 5 yıl çalıştım, teknolojiye ayak uyduramadığımız için bütün servis olarak kovulduk. İşsiz kalmıştım, Rahmetli komşum Altan Aşar beni BRT televizyonuna haber aralarına karikatür çizersin diye aldı. Ben de aldığım parayı hak edeyim, arkadaşıma mahcup olmayayım diye muhabirlik dahil her şeyi yapıyordum. Bir gün” “Çizgilerle İstanbul “ diye bir program önerdim. Eski İstanbul karikatürlerini gösterip, alt yazılarını da spikerlerle canlandırıp sonra ünlü bir çizer davet edip konuyla ilgili sohbet edeceğiz. “ dedim. “ Raşit, biliyorsun bize danışman olarak Fransa’dan iletişim uzmanı Hıfzı Topuz bey geldi, kendisi çok değerli biri, hemen odasına inelim, hem hoş geldiniz de ve de ona iletelim bu konuyu “ dedi. Öyle yaptık. Sayın Hıfzı Topuz beyefendi konuyu beğendi ve bana kendiside Fransa’ da yayınlanan bir programın formatında yeni bir program daha önerdi. “ ÇİZGİYE ÇİZGİ”. Hemen başla ve de ilk konuk olarak benim çok beğendiğim usta Ferruh Doğan ile başla” dedi. Öyle yaptık. Ferruh hocam benim bu konudaki acemiliğimi bildiği halde kabul etti. 15 dakikalık programın son bölümünde “Abi, benim buraya nasıl geldiğimi yakından biliyorsunuz, hatta bir gün dernek sergisi hazırlarken “ yahu Raşit, her taşın altından sen çıkıyorsun” demiştiniz, Yurdumuzun çeşitli yerlerinde benim gibi duygular içinde olan gençlere ne önerirsiniz?” dediğimde bana “Çok çalışıp, çok okuyup çok izlesinler ve istesinler.” Nur içinde yatsın.
19661 yılında Söke'nin bir köyünde ilkokul öğretmenliğine atandım. Fethiye’li okul müdürüm köy enstitüsü mezunu tecrübeli bir öğretmendi. Okulumuza büyük bir çamlık kazandırmıştı. Bana hep Köy Enstitüleri nin çalışmalarını anlatırdı. Ben pek anlamazdım. O beni çok severdi. Ara sıra Söke’ye iner öğretmenler lokaline, sinemaya, bazen de kahvehanelere girerdik. Bu ziyaretlerimizde bir şey dikkatimi çekti. Ben yakışıklı görünmek için annemin yeni aldığı kravatımı düzeltip dururken o gazete bayiinden aldığı gazeteyi , özellikle gazetenin adı görünecek şekilde katlayıp ceket cebine yerleştirir ve gittiğimiz her mekanda adete görünmesini sağlardı. Adete ben kravatımla hava atarken o ceketindeki gazeteyle gösteriş yapıyordu. Ben de abartma duyusu galiba ilk defa burada gelişti. Sonra anladım ki insanlar okudukları gazete ile sınıflandırılıyormuş. O kağıt oynarken ben de cebindeki gazeteyi isteyip incelerdim. İşte o gazetede gördüğüm karikatürler birden dikkatimi çekti. “Gayet rahat çizilmiş birkaç çizgi ama her gün gazetenin birinci sayfasında. Bir karikatürün köşe yazılarından daha önemli olduğunu o sıralar anladım.” Fe” imzası vardı karikatürlerde. Resim çizmeyi seviyordum zaten. Birden karar verdim “ Ben de karikatürist olacağım” dedim. Bunu okul müdürüme aktardım, çok sevindi, bir yıl hep çalıştım. Müdürüm bana “ Sen bir gün karikatürist olup İstanbul’a gideceksin, ben de, “ Şu gazetede bir arkadaşım çalışıyor” deyip buralardan ziyaretine geleceğim dedi. Ki yıllar sonra bütün bunlar oldu. İstanbul’daki bütün usta karikatürcülere şablon mektup yazıp yolladım. Hocam Semih Balcıoğlu beni İstanbul’a davet etti. Pardon Mizah dergisinde iş buldum. Daha sonra Dünya gazetesine müracaat ettim ve Bedii Faik bey beni beğendi ve “Çık yukarıda ressam masası var orada çalışmaya başla.” Dedi. Çıktım, çok heyecanlıydım, boş masamı temizlemeye başladım, elime bir şey takıldı, orada unutulmuş bir basın kartı, baktım Ferruh Doğan yazıyor. Benden önce o masada oturan Ferruh Doğan hocammış, çok duygulandım ve ağladım. O okul müdürümün cebindeki gazetedeki karikatüristin masasındaydım. O müdürüm iki yıl sonra evime misafir geldi. Ben 20yıl o masada çalışıp emekli oldum. Daha sonra Ferruh ağabeyimle hem derneğimizde, hem karikatür müzemizde çok birlikte olduk ama ben o kahve köşesinde ona duyduğum saygıyı hep duydum, mesafemi, haddimi hep ona göre ayarladım. O kişiliğiyle, duruşuyla zaten buna layık biriydi.
Daha sonra Hürriyet gazetesinde 5 yıl çalıştım, teknolojiye ayak uyduramadığımız için bütün servis olarak kovulduk. İşsiz kalmıştım, Rahmetli komşum Altan Aşar beni BRT televizyonuna haber aralarına karikatür çizersin diye aldı. Ben de aldığım parayı hak edeyim, arkadaşıma mahcup olmayayım diye muhabirlik dahil her şeyi yapıyordum. Bir gün” “Çizgilerle İstanbul “ diye bir program önerdim. Eski İstanbul karikatürlerini gösterip, alt yazılarını da spikerlerle canlandırıp sonra ünlü bir çizer davet edip konuyla ilgili sohbet edeceğiz. “ dedim. “ Raşit, biliyorsun bize danışman olarak Fransa’dan iletişim uzmanı Hıfzı Topuz bey geldi, kendisi çok değerli biri, hemen odasına inelim, hem hoş geldiniz de ve de ona iletelim bu konuyu “ dedi. Öyle yaptık. Sayın Hıfzı Topuz beyefendi konuyu beğendi ve bana kendiside Fransa’ da yayınlanan bir programın formatında yeni bir program daha önerdi. “ ÇİZGİYE ÇİZGİ”. Hemen başla ve de ilk konuk olarak benim çok beğendiğim usta Ferruh Doğan ile başla” dedi. Öyle yaptık. Ferruh hocam benim bu konudaki acemiliğimi bildiği halde kabul etti. 15 dakikalık programın son bölümünde “Abi, benim buraya nasıl geldiğimi yakından biliyorsunuz, hatta bir gün dernek sergisi hazırlarken “ yahu Raşit, her taşın altından sen çıkıyorsun” demiştiniz, Yurdumuzun çeşitli yerlerinde benim gibi duygular içinde olan gençlere ne önerirsiniz?” dediğimde bana “Çok çalışıp, çok okuyup çok izlesinler ve istesinler.” Nur içinde yatsın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder